VATAN SEVGİSİ
"insanın vatanı doğduğu yer değil, doyduğu yerdir." şeklinde bir söz vardır. Vatan sevgisinin içine maddî menfaat karıştıran bu sözü oldum olası sevmemişimdir. Halbuki, vatan ve memleket sevgisi, bir anlamda maddî menfaate dayanmayan ve tamamıyla mânâ ikliminden beslenen sevgilerdendir. Tıpkı millet ve bayrak sevgisi gibi vatan sevgisi de imanî ve vicdanî bir sevgidir. Bu itibarladır ki, hemen her dinde olduğu gibi dinimiz islâm'da da vatan ve memleket sevgisi övülmüş; vatana hizmet Allah'a ibadetle eş tutulmuş ve vatan savunması için malla, hatta canla mücadele edilmesi emredilmiştir.
Hz. Peygamber ise bu sevgiyi "Hubbul vatan min el îman" şeklinde formüle etmiştir. Yani, "Vatan sevgisi imandandır." buyurmuştur. Bu itibarladır ki, Türk milleti, tarih boyunca vatan savunmasını her şeyin üstünde aziz ve kutsal bilmiş, vatan uğruna hem de karşılık beklemeksizin canını bile vermekten asla çekinmemiştir, işte, bütün bunları dikkate aldığımızda, vatanı sevmek için ille de ondan bir menfaat beklemenin gereksiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla "insanın vatanı doğduğu yer değil, doyduğu yerdir." sözü, Müslüman Türk Kültürü'ne, yani bizim kültürümüze uygun düşmeyen bir söz özelliği taşımaktadır.
Bu itibarla; bizim kültürümüzde ve kültürümüze uydurulan yasalarımızda "Vatan; insanın doyduğu yer değil, doğduğu yerdir." ilkesi benimsenmiş bulunmaktadır. Böyle olmasaydı Türk insanı, düğünü, bayramı fırsat bilip hiç imkân bulduğunda doğduğu topraklara koşar mıydı? Türk çocuğu, bırakın yurt içini, Türkiye'den binlerce kilometre uzaklıktaki doyduğu ülkeleri, oralardaki modern ve çağdaş yaşamı bırakıp da hiç ata yurdu ve baba ocağı diye henüz ortaçağ medeniyetini yaşamakta olan köyüne koşar gelir miydi? Ya da yasalarımız bu ilkeyi benimsemiş olmasalardı, dünyanın neresinde olursanız olun, hiç nüfus hüviyet cüzdanınızda esas vatan (Nüfusa kayıtlı bulunduğunuz yer) olarak hep köyünüz zikredilir miydi?
Vatan sevgisi öyle bir sevgidir ki, çocuk daha dünyaya gelir gelmez henüz ilk nefesini aldığında, almış olduğu havayla ciğerlerine dolar, oradan yüreğine ve gönlüne sirayet eder. Dünyaya gözünü açar açmaz gözlerine nakşeder, oradan da beynine akseder. Ve belki de vatan sevgisi, çocuk henüz ana rahminde iken göbek bağı yoluyla annesinden almış olduğu besin maddeleriyle birlikte çocuğa geçer ve çocuk geliştikçe bu sevgi de büyür ve gelişir. Uzmanlar, ana rahmindeki çocuğun 24 haftalıktan, yani yaklaşık 5.5 aylıktan itibaren dış dünyada olup biteni algılamaya ve bu süreden itibaren çocukların hafızasının oluşmaya başladığını söylerler. Bu itibarla ben, acizane, insanların, aslında ana rahmine düşmelerinden ve ana karnında beslenmeye başlamalarından itibaren vatan sevgisini edinmeye başladıklarına inanmışımdır hep. Bana göre bir insan, nerede ana rahmine düşmüşse, nerede doğmuşsa ve bebekliği ve çocukluğu nerede geçmişse orayı diğer memleketlerden daha çok sever. Bu sevgi sanki bir zorunluluktur. Ve bana göre; Almanya'da doğup büyüyen bir Türk çocuğu ile Türkiye'de doğup büyüyen bir Türk çocuğunun Türkiye sevgisi aynı değildir. Tıpkı, Ankara'da doğan bir Çankırılı ile Çankırı'da doğan bir Çankırılının Çankırı sevgisinin aynı olmadığı gibi. Aynı şekilde, Ankara'da doğan bir Gürmeçli ile Gürmeç'te doğan bir Gürmeçli'nin Gürmeç sevgisi de aynı değildir.
Geçenlerde Ankara'nın Çankaya'sındaki iş yerimde ziyaretime gelen ve hayatının büyük bölümü Ankara'da geçmiş olan Hüseyin Cemal'in (nâmı diğer Hüseyin Onbaşı) "Ömer Bey, şu anda Kaleyci Pınarı, Yarık Kaya, Kütük Yeri ve Kurtlu iğdişin Yol bile burnumda tütüyor." şeklindeki sözleri işte bu gerçeği, bu değişmez yasayı anlatmaktadır. Çünkü, Hüseyin Cemal Ankara'da değil, Gürmeç'te doğmuş; Kurtlu iğdişin Yol'daki tozlara belenerek büyümüş; Kaleyci Pınarı'nın suyundan içip yalağında yıkanmış; Yarıkkaya'nın kovuklarında saklambaç oynamış ve Kütük Yeri'nde oğlak güdüp mantar toplamıştır.
Onun Tabula Rasa yani boş bir levha durumundaki beynine ilk nakşeden ve akseden görüntüler çocukluğunun geçtiği yerlerin görüntüleridir. Bu dönemdeki görüntüleri ve bu görüntülerden beslenen vatan sevgisini söküp atmak öyle kolay mı sanıyorsunuz?
Gürmeç'te doğmuş kişiler olarak şu anda pek çoğumuz Gürmeç dışında yaşıyoruz. Kimimiz Ankara'da, kimimiz Çankırı'da, kimimiz de başka başka yerlerde. Size tavsiyem, bir an için gözünüzü kapatın ve bir müddet hayal ettikten sonra aklınıza hemencecik geliveren yerleri anında bir kâğıda yazın, inanın, yazdıklarınıza siz de şaşıracaksınız. Ben, bunu sürekli yaparım ve Ankara'nın Çankaya'sındaki evimin bir odasına çekilir ve gözlerimi kapatarak hayâl âlemine dalarım. Aklıma ilk gelen yerler inanın ne Ankara'nın Kızılay'ı, ne Ulus'u ne Bahçelievleri, ne de bilmem hangi semtidir. Aklıma ilk gelen yerler çocukluğumun geçtiği yerler: Kayığa (Kızak) bindiğim Arpalık, saklambaç oynadığım Karanlıkdere, üğünbeç (meyilli arazide kıç üstü toprağa oturup kayınmak suretiyle oynanan oyun) oynadığım Topraklığın Kaş, kurbağalı suyundan su içtiğim Yamacın Pınarı, döl (kuzu ve oğlaklardan müteşekkil sürü) güttüğüm Hacıağlı, davar otlattığım Küllüce, suya girindiğim (yıkandığım) Dışpınar, kaya yuvarladığım Koçay Bayırı, keklik yuvası bulduğum Dedenin Yamacı, armut derdiğim Ahlattı Yer, üzüm çaldığım Büyük Bağ ve daha niceleri. Çünkü ben, oralarda doğdum, büyüdüm. Anamın karnında oralarda ekilen buğdaydan yapılan tarhana ve bulgurdan, anamın organlarının üretmiş olduğu besinlerle beslendim.
ilk nefeste içime çektiğim hava, ilkbaharda çiçek açan Kırışın Bayamları'nın kokusuyla ıtırlanmış hava idi. Doğduğumda altıma konulan toprak, anam tarafından Dışpınar'ın Kaş'tan getirilmişti, ilk adımlarımı attığım yer Gürmeç'in kıpkırmızı toprağı idi. Ben, kuruyemiş olarak çekirdek çitleyerek büyümedim. Benim en lüks kuruyemişim, davar fışkılarının içinden topladığım ve keçilerin geviş getirirken karnından getirip ağzından tükürdüğü yaban eriği çekirdekleri idiler. Anam, fırında kestane yapmadı bana. Ben, Hacıağılı'ndaki meşelerden topladığım pelitleri küle gömerek pişirip de yedim. Çocukluk elbisemin ceplerinde hiçbir zaman fındık, fıstık olmadı benim. Ben, hep ceplerimde çorduk (aşılı ahlat meyvesi) hoşafı taşıdım. Belki de biraz kavurga. Eveyik Buğdayı (un ve bulgur yapımında kullanılan bir çeşit sert buğdayından saçta kavrulmuş kavurga. Bizim, hiç baklavamız ve helvamız da olmadı. Bizim yegâne tatlımız ahlat meyvesinden yapılmış Kavut (Ahlat meyvesinin dövülüp kurutulması, sonra da değirmende öğütülmesiyle elde edilen bir yiyecek ki; söylemesi ayıp, ishal olanlara birebirdir.) ya da Cırık Eriği (Çok sulu bir tür erik)'nden yapılmış pestil idi. Benim, şimdiki çocuklar gibi ne pille çalışan arabam, ne lazerli tabancam ve ne de pokemonlarım vardı. Benim oyuncaklarım, çam kabuğundan yapılmış bir kağnı, bir ağaç dalının bükülüp iki ucuna ip bağlanmasıyla elde edilmiş bir yay ve ucu sivriltilmiş çöpten oku, bir mayu (topaç), met (iki tarafı yatay kesilmiş çelik) ve çelik idi. Kayıklarımızın ayakları ise hakiki ardıçtı bizim. Bizim zamanımızda radyo ve televizyon da yoktu. Bu sebeple kendi türkümüzü kendimiz çalıp kendimiz söylerdik. Sazımız Işkırık (Islık) ya da Dararara (insan sesinin melodili bir şekilde, şarkı ve türkü ritimlerine uygun biçimde kullanılması), Türkümüz ise;
ya.
Sandığımı açamadım,
Çeyizimi saçamadım,
Yazık olsun genç ömrüme,
Bir kız alıp kaçamadım.
ya da
Bahçalarda kelem var,
Ardımızdan gelen var,
Eski yâr şöyle böyle,
Yeni yârdan selâm var.
idi.
O zamanlar ne enflasyon vardı, ne de enflasyona bağlı olarak inip çıkan para. Bizde para mara da yoktu, o zamanlar. Alışverişlerimiz trampa ve takas usulü idi. Yani, malın malla değiştirilmesi esasına dayanıyordu. Şimdilerde buna "Mübadele" diyorlar. Köyümüz orman köyü olduğu için geçimimiz büyük oranda ormana bağlıydı bizim. Merhum babam, kaçak olarak kesmiş olduğu ağaçları satar, buğday alır; anam ise odun karşılığında komşu köylerden bize kabak, soğan, mısır getirirdi. Bu sebeple, o zamanlar köyümüzün en itibarlı konukları ormancılardı. Ormancılara yağcılık olsun diye büyüklerimizden kimi atını gezdirip tımar eder; kimi suyunu, samanını ve yemini taşır; kimi de ormancıyı ağırlamaya çalışırdı, köy odasının bir köşesinde. Yatmaya kıyamadığımız yatakları ormancıların altına serer; ilâç niyetine kullandığımız kara kovan ballarını ormancılara ikram ederâ sermayemiz olan yumurtaları yumurtlayan tavukları keser ormancılara yedirirdik. Maksat; ormanda yakalandığımızda balta ve tahralarımıza el koymasın, eşeklerin urganlarını almasın, kızıp eşeklerin semerlerini kırmasın ve onları yedemine (Yeddi Emin: Devlet adına istirdat olunan mal veya eşya) vermesindi. Biz, devleti ormancı ve jandarmaların şahsında tanıdık. Onlar da eli sopalı adamlardı. Sırtımızdan ormancının kırbacı, jandarmanın dipçiği hiç eksik olmadı. Bu sebeple, biz, hep devlet: dayak, hakaret ve mahpusluk diyerek büyüdük!
Köyümüzde bakkal yoktu. Bu tür ihtiyaçlarımızı genelde çerçi veya bolbolcu denilen seyyar satıcılardan temin ederdik. Bakkalımız Ünümden gelirdi. Eyreti lakabıyla bilinen ismail Efendi katır ve eşeklerle bizim köye çay, şeker, kuru üzüm, leblebi ve boncuk-cıncık getirir; biz de ona yumurta ve tiftik vererek çay, şeker alırdık. Eyreti Dayı'yı kırkım (keçilerin kırkıldığı vakit) zamanlarda yabanda yakalarsak hemen keçilerin tiftiklerini yolarak Eyreti Dayı'ya verir ve karşılığında üzüm ve leblebi alırdık. Bu sebeple gündüzleri yabanda tiftikleri yolunan keçiler, akşama ahırlara cas cavlak (çıplak) gelirlerdi. Bizim köy, sanayi ürünleri ile ilk olarak elekçiler vasıtasıyla tanışmıştır. Yazın ilk günlerinde köye gelen elekçiler, kalbur, gözer ve elek gibi sanayii ürünü yapar ve bizim köylülere satarlardı. Bizim köylüler hastalıktan ölen koyun ve keçilerin leşlerini Aşağı Pınar'ın Ayağına atar, elekçiler de gelir, bir güzel o leşlerin derisinden imal ettikleri sırımları kullanmak suretiyle yaptıkları kalbur ve gözerleri bizimkilere satarlardı. Ayaklarımızda genelde soğukkuyu adı verilen lâstik ayakkabılar bulunurdu. Ayaklarımız yaralandığında kanı durdurmak ve yarayı daha çabuk kabuklandırmak için pudra yerine halis vatan toprağı tozu, arı soktuğunda vatan toprağı çamuru, elimiz yandığında ise vatan toprağında yetişmiş domateslerden yapılmış salça kullanırdık, işte efendim, insandaki vatan sevgisi böyle bir şeydir, insanın doğduğu yerlere VATAN demesinin sırrı, işte burada yatmaktadır.
Yukarıda da dediğim gibi, benim için vatan doyduğum yer değil, doğduğum yerdir. Yani, köyümdür. Onun için ben, herkesin vatanı için bir şeyler yapması gerektiğine inanırım, işte bu inanç, beni bir kitap yazmaya sürükledi, istedim ki; örflerimiz, âdetlerimiz unutulup gitmesin. Nüfus cüzdanlarında Nüfusa Kayıtlı Yer olarak Gürmeç gözükmekle birlikte Gürmeç'i hiç görmeyenler köyleri ve köylüleri hakkında bir nebze de olsa bilgi sahibi olsunlar. Çocuklarımız ve gelecek nesillerimiz geçmişlerini unutmasınlar. Nereden gelip nereye gittiklerini iyi anlasınlar. Atalarını, cedlerini tanısınlar. Atalarının öz be öz Türk olduklarını bilsinler ve Türklükleri ile gurur duysunlar. Umulur ki; çocuklarımız atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendilerinde güç bulacaklardır. Benim yaptığım, bir ilktir. Şüphesiz, benden sonra çok daha yetenekli kişiler gelecek ve çok daha geniş bilgiler ihtiva eden eserler vücuda getireceklerdir. Bu konuda, köyümün tarihine bir çentik atabilmişsem ve karanlık geçmişine bir ışık tutabilmişsem kendimi mutlu addedeceğim. Sevgi ve hürmetlerimle.
Aranan Kelimeler: vatan sevgisi, sevgi vatan, vatanım, vatan sevgisi nedir, memleket sevgisi, anavatan, türkiye sevgisi
ANASAYFA
Şair-Yazar Ömer SAĞLAM